
Gönüllülük Polyannacılık Mıdır?
Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek diyorlar… İnsan dünyada neyi değiştirebilir? İyilikten yana olanların önünde ne duvarlar var. Ama bence asıl soru şu, bu “elimizden bir şey gelmez” tutumun kime ne faydası var? Hepimizin hayatında olmuştur ufak bir müdahalenin çok şey ifade ettiği, tüm halimizi değiştirdiği anlar. Uğraşmanın ne anlamı var sorusunu sorduğumuzda o küçük müdahalenin bizim için nasıl bir fark oluşturduğunu hatırlayalım.
Hayatta bir şeyleri iyileştirmek söz konusu olunca mükemmelliyetçiliğimiz içinde hareketsiz kalabiliyoruz. Tüm dünyayı değiştiremeyeceksem bir çocuğun daha rahat bir kış geçirmesini sağlamamın, bir annenin sıkıntısını gidermemin ne anlamı var demiş oluyoruz aslında. Değişimi nasıl tanımlıyoruz, hangi tuzaklara düşüyoruz eylemimizin anlamını değerlendirirken, buna biraz bakalım. “Kıyametin kopacağını bilseniz bile, elinizdeki fidanı dikin” hadisini bu bağlamda hatırlamak önemli. Kıyametten önce dikeceğimiz fidanın kimseye bir faydası olmayacaksa neden dikelim? Bu hadis bize eylemin anlamının sonucunda yatmadığını gösteriyor. Eylem süreçtir ve süreç insanı yetiştirir. Kontrol ilüzyonundan bizi kurtaran bir bakış açısıdır bu, bir şey yapacağım ve bir etki oluşturacak diye düşünürüz, bazen o etki oluşur, bazen dışarda değil içimizde oluşur bazen de bir şey olduysa da biz göremeyiz. Aslolan nasıl biri olmak benim için önemli sorusuna cevap aramak ve ona göre eylemde bulunmak.
Kapitalist fikir ve uygulamaların etkisiyle dünyamızda hem insanın hem de ortaya koyduğu işin değeri piyasa değerine göre biçiliyor. Hem biz kendimizi böyle değerlendiriyoruz hem de böyle değerlendiriliyoruz. Bu kapitalist mesajların nasıl mental sağlık sorunlarına sebep olduğu ile ilgili psikoloji alanında birçok makale var ve alanda dekoloniyal psikoloji olarak adlandırılan bir akım özellikle sosyal psikoloji alanında olsa da klinik psikoloji gibi alanlarda da etkili olmaya başlıyor. Bu bakış açısı insanı verimliliğiyle değerlendiren görüşe ve sömürgeci bilgilerin hâkimiyetine karşı bir duruş. Çünkü sömürgeci kültürler insanın birçok doğal duygusal ihtiyacını hiçe sayıyor. Rekabetçi bir ortam oluşturup belli standartları karşılayan, belli bir pazar değeri üreten kişileri yeterli ve değerli olarak görüyor. Ve sorunların sebebini sistemlerde değil bireyde arayarak bir baskı oluşturuyor. Durum böyle olunca insan o yarışa kapılıp çırpınmaya başlıyor ve başkaları tarafından belirlenen standartları karşılamak için üretiyor ve tüketiyor. Bir işi samimiyetle, ona değer verdiği için, karşılıksız yapmak bu düzende geri planda kalıyor. Bu atmosfer içinde birikmiş hareketsizlikler koca bir sessizlik ve çaresizlik havası oluşturup kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşüyor ve bir şeyleri gerçekten de değiştir(e)memiş oluyoruz. Hâlbuki insanın en temiz ve güzel halidir samimiyetle eylemek. Gönüllülük temelde kendi belirlediğin standartlara ve değerlere göre davranmaya hizmet eder ve direksiyonu egonun elinden almaya, kibrimizi terbiye etmeye yarar.Bu noktada toplumumuzda yaygın olmayan bir özelliğin önemi ortaya çıkıyor: proaktiflik. Bu özelliğin eksikliği de ya hep ya hiç mantığıyla ve umutsuzlukla ilişkili ancak bu aslında öğrenilmemiş bir beceri, insanlar böyle bir seçenek de olduğunun çoğu zamanda farkında değil. Bu kelime de diğer birçok kelime gibi kapitalist bakış açılarıyla kullanılıp kirletilse de etrafımızda bir şeyleri değiştirmek bu özellikle çok ilişkili.
Proaktif olmak sadece bir etki olduğunda tepki göstermemek, etkiyi başlatan kişi de olabilmek demek. Başkalarının yapmasını beklemeden kendin adım atmak ve düşüncenin ötesine geçip hareket etmek demek. Bu özellik hayatın her alanında ortaya konabilir. Örneğin otobüste insanların ortada biriktiğini görünce ilerlemelerini hatırlatmak da bir proaktifliktir, çalıştığınız yerdeki bir eksiği fark edince onu giderecek bir öneri sunmak da bir proaktifliktir. Toplumumuzda şikâyet kültürünün yaygın olması ve insanların kendilerini sorumlu olarak görmemesi altta yatan zihin yapısı olabilir proaktif olmama noktasında. İşin davranışsal boyutu ise problem çözme, iletişim kurma becerilerinin düşük olması olarak görülebilir. Çünkü bir sorunla ilgili adım atmak sorunu doğru anlamayı, şikâyet etme modundan çıkıp çözüm arama moduna geçmeyi ve genelde kişilerarası ilişki ve iletişimi gerektirir. Duygusal boyutta hareketi zorlaştıran şey ise sorunla ilgili hissedilen çaresizlik, acizlik, yetersizlik gibi duygularla yüzleşmek istemiyor oluşumuzda yatar. Öfkelenmek ve şikâyet etmek bu duygulardan daha kolaydır. Dolayısıyla insanın harekete geçebilmesi hem bir şey yapmaya hem de zor duygular yaşamaya gönüllü olmasıyla da ilgilidir.Yani etrafını güzelleştiren biri olmanın önünde üç engel var gibi görünüyor: ya hep ya hiç mantık hatasıyla düşünmek, eylemin değerini yanlış parametrelerle ölçüyor olmak ve adım atmakla ilgili beceri eksikliği. Gönüllülük ise bu üç engeli aşanların yaptığı bir şeydir. Hayatın çeşitli alanlarında görülen sorunlarla ilgili kendi isteğiyle, samimiyetle elini taşın altına koymaktır ve insanı değerli eylem yolunda yetiştirir. Belki de mesele dünyayı kurtarmak değil elimizin değdiği yeri güzelleştirmektir.
Feyza Nur KAYA / Psikolog